Carmen, Gene, Eylül ve aramızdaki o şey’i kutlama yazısı

IMG_1377

 

Açık pencenin önüne çektiğim masada oturmuş size bunu yazarken esen rüzgardan ürperiyorum. Pencerenin öteki tarafında Carmen’in iyice kabarttığı tüyleri dalgalanıyor. Ne yaz ile ne kış ile bir derdim var şükür ama kalbimin asıl sahipleri baharlar. İlk, son ayırdetmeden seviyorum baharları. Galiba arada olmayı seviyorum, yazdan kışa, kıştan yaza geçerken, ne orada ne burada…in transit…

Eylüle girdik bugün, yaşasın!

Eylül (aylül daha doğrusu) Süryanice’de üzüm demekmiş. Ondan mı ağzımda bıraktığı buruk tat, bendeki bu eylül sarhoşluğu?

Her eylülü Cansever’in Eylülün Sesiyle’siyle karşılarım liseden beri. O ”bu dünyada can sıkıntısının başka bir anlamı var baylar” dedikçe can sıkıntıma şefkatli gözlerle bakabilirim bir süre, hatırladıkça bu dizeyi ya da hayat bir dize ile teselli edilemeycek denli ağır gelmeye başlayıncaya kadar. Bizim sanghada şiir, hele de Edip beyler Begüm ile Kemal’den soruluyor. O yüzden içimdeki şiiri buraya koyma dürtüsünü bastırıyorum. Belki Begüm de bir eylül yazısı yazar, belki başka bir eylül şiiri olur içinde belki de Eylül’ün Sesiyle. Bakalım…

Carmen ve Gene bizim camın önünde yaşamaya başlayalı yaklaşık iki hafta kadar olmuş olmalı. Seul’den dönmüştüm, güneş tutulmasının ertesiydi penceredeki kumruyu farkettiğimde. İsmini Milo koydu: Carmen. Carmen pek hamarat bir kumru değil sağolsun; daha evvel camın önünde oya gibi, mandala gibi ince işçilikle yapılmış yuvalara ev sahipliği yapmışlığım var da oradan biliyorum. Hamarat değil ama son derece pratik bir kumru kendisi; eh zamane kumrusu demeli belki de, ne de olsa artık devir değişti, öyle çul çaput toplayıp da yuva yapmakla uğraşmaya belli ki kumruların bile zamanı yok. Bizimkisi camın önünde iç içe duran iki saksının üzerinde gerili olan, nereden bulup da tam da oraya koyduğumu bilemediğim mor (çiçekçilerin buketleri süslemek için kullandıkları türden) tülü beğenmiş olacak, sahibinden eşyalı eve taşınır gibi taşınıvermiş iki yumurtasıyla.

İlk hafta camın önünde başka kuş göremeyince Carmen’i single parent zannettim. Terk mi edildi, dul mu kaldı kaldı acaba diye dertlendiğim bir sabah baktım ki cama başka bir kuş kondu. O yan yan yürüyüp yuvaya doğru yaklaşırken ben onun Carmen’in yumurtalarına göz dikmiş bir saldırgan olduğuna emindim. Ben gerilmeye başladım ama Carmen pek de oralı olmadı. Derken yer değiştirdiler, bizimki karşı apartmanın camına uçuverdi. Bu arada benim yumurtaları yiyeceğinden emin olduğum saldırgan da gidip Carmen’in kalktığı kuluçkaya oturdu. Kumruların cinsiyetlerini ayırdedemediğim ve erkek kumruların da kuluçkaya oturduklarını henüz öğrenmemiş olduğumdan önce şaşırıp sonra da heyecanlandım: Allahım, yoksa camdaki kumrular lezbiyen bir çift mi?

Bu devir teslime bir türlü denk gelemeyip varlığından ancak ilk haftanın sonunda haberdar olduğumuz ikinci kumrunun adını yine Milo koydu: Jean. Sonra ben bir google’layıp erkek kumruların da dişileriyle dönüşümlü olarak kuluçkaya oturduklarını öğrenince kız ismi olan Jean’i erkek ismi olan Gene ile değiştirdik. Yani aslında okunuşu farketmedi ama yazılışla erkeğimizin façasını toparlamış olduk.

Öyle işte sanghacığım; Carmen ve Jean ile tanışın. Günde bir kaç defa nöbeti birbirlerine devrediyorlar. Artık bizden bir zarar gelmeyeceğini de anladılar galiba, açık camın önünden geçip yuvaya doğru yürümeye çekinmiyorlar. Ya içeri dalıverirlerse diye ürküyorum bazen. Ne zaman yabancı bir kuş gelip pencerenin uzak köşesine konsa, daha yuvaya doğru yürümeye başlamadan Gene çıkıp geliveriyor hemen. Kaç defa gördüm başka kuşlara kafa tutuşunu, kahramanım ❤ Şimdi bekliyorum ki kuluçka zamanı sorunsuz geçsin, yuvadaki iki yumurtadan sağlıklı iki kumrucuk çıkabilsin.

Camın benden tarafında da bir kuluçkadır sürüyor sanghacığım. Bekliyorum. Beklemekle gelmiyor ne yazık ki iyileşme. İş biraz yorucuydu bu ay, iki gece üstüste uykusuz kalınca bayağı yaşayan ölü kıvamında bir kaç gün geçirdim. Onu yapma bunu yapma derken yogamdan geriye yalnızca en zor hareketler kaldı. Hevesim kurudu iyice. Bu sabah hadi canım dedim, hadi bak Leros’a gidebileceğin de belli oldu sonunda, yavaştan başla tekrar. Hem enerjim yok diye şikayet ediyorsun hem de pili şarj etmek için hiçbir şey yapmıyorsun.

Kaderime boyun edip ısınmaların ardınan kendimi beş dakikalık vaişaka ile terbiye etmeye giriştim. Civa çalana, sonra vahnili, gualı çök kalklar. Başım dönüyor her kalktığımda, ter fışkırıyor, nefes dersen….nefes…bandha…bandha yapıyor muyum ben bu geçişte yahu? Yoo, yapmıyorum vallahi. Yapayım mı? Yapayım tabi , yapayım da hatırlayayım kas gücüne dayanınca kendimi nasıl boşuna yorduğumu. Yapayım da karnımın içindeki asansör ile tekrar tanışayım.

Velhasıl bu sabah udiyana ile kavuşmuş olduk. Ve yogayla. Ve yalnızca yoga yaptığım günlerde yazmaya hakkım olduğunu düşündüğüm için uzak kaldığım sanghamla. Ah, bir de tabi eylül ile, ki o yılda bir defa yaşanıyor. Bayramınızı boşverdim, Eylül’ünüzü kutlarım sanghamu. Zilhicce’nin geri kalanında daha sık yoga yapıp daha çok yazabilmeyi istiyorum. Harika kitaplar okuyorum, astroloji kursuma da zaman ayırmaya başlayabildim sizle görüşmeyeli, her yandan ilham ile besleniyorum. Hayat zor, hayat güzel, hayat zor ile güzelin arasında, nefes alışla verişin arasında, tutuşla salıverişin, Gene ile Carmen’in, sizinle benim aramda, karar veriş ile vazgeçişin, uyku ile uyanıklığın, yaz ile kışın arasında, arada, aralarda, geçişlerde, transitlerde çok güzel bir şey var. İşte o da kutlu olsun canım sangha.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s