illa ice bucket challenge mi olsun?

Birkaç yaz evveldi; bir ice bucket challenge modası vardı hani, hatırlıyor musunuz? İnsanlar buzla karşık  bir kova dolusu suyu başlarından aşağıya döktükleri kayıtları yayınlamaya başlamışlardı. Amerikada pişip, doğu kıyısından batı kıyısına varmadan evvel küçük Amerika’mız, canımız memleketimize ithal ediliveren bu moda da neyin nesi diye düşünmüştük. Manası kendinden sonra ulaşmıştı, şimşekten biliyoruz: önce görür sonra duyarız. Meğer ALS hastalığına dikkat çekmek içinmiş. Sadece kafandan aşağı buzlu su dolu kovayı dökmekle bitmiyormuş iş; bir araştırma fonuna para bağışlamakla tamamlanıyormuş diye öğrendik. Kimler bağış yaptı kimler videolarını çekip eğlencelerine baktı; kimler yardım için, kimler ıslak beyaz t-shirtlerden memeleri göstermek için katıldı bu furyaya onu bilemeyiz tabi ama bu sayede bir dolu ünlüyü ebleh halleriyle izlemiştik. Nereden çıktı şimdi ice bucket? Şuradan: Yahu, geçen ay kafamıza buzlu yağmurlarını tüküren allah baba bize bir ice bucket challenge yapıyor gibi değil miydi? Alooo, ordakiler, farkına varın artık; bir şeyler yanlış gidiyor. Emanete hıyanet ediyorsunuz. Huuu! Aşağıdakiler, size diyorum!!! Mesajların her türlüsünü görmezden gelmekte usta olan, kulak arkası ede ede kulaklarımızın arkasında kişisel mesaj çöplüklerimizle yaşamaya alışkın hale gelen bizlere, anladığımız dilden, korkunun dilinden konuştu sanki. Soğuk bir duş almak yetmiyor ayılmamıza, öyleyse İce bucket challenge!!! Devrilen ağaçları gördükçe içimiz acıdı. Kuşlar, kediler, evi doğa olan bütün hayvancıklar telef oldu. Bir de hepimiz ürktük, korktuk. Uzun zamandır korkunun dili egemen gezegenimizde. Düzenin dili korku. İşin kötüsü korktuk diye bir şey de yapmıyoruz. Donduruyor bizi korku. Değişim zor. Çarklar dönüyor. İçinden bir çıkan, bir de çıkmayan pişman.

İyicene içimizi kararttım ama bir de şu var: Dışarıda işler böyle de içeride çok mu yolunda? Üzerinde yaşadığımız gezegen bu haldeyken ruhlarımızın kişisel gezegenleri, bedenlerimizde neler oluyor? Sizi bilmem ama bende durum pek iç açıcı değil arkadaşlar. Mayıs ayından beri bir omuz ağrım var, yazıyorum kendisini bol bol buraya. Mayıs ayından beri demek ne derece doğru onu da bilmiyorum. İlk defa üç yıl kadar evvel hisettiğim, o günden beri boyun düzleşmesinden fıtığa, o da olmadı fibromiyaljiye uzanan çeşitli teşhisler konan ama hiç biri olmadığını içten içe bildiğim; masajlar, bardak çekmeler, saunalar, buharlar, yakılar, buzlar, ilaçlar velhasıl fiziksel ve ruhsal her türlü terapiye nanik yapan bu rahatsız hal mayıs ayında zirve yaptı diyeyim. Yaz tatilimin üçüncü günüydü teşrif ettiğinde, koca yazı sol omuzumda geçirdi. Tam iyileşecek diyorum, başa sarıyor….

En son yogaya iki hafta ara verdim ki iyice dinleneyim. Hoş, zaten mayıstan beri koluma, omzuma yüklenecek hiç bir şey yapmıyordum ya, yine de yorgundum, durmak gerekliydi. Karpuz yata yata büyür ama ben karpuza değil gerçek bir yogiye dönüşerek büyümek istediğimden bu kadar yatmak yeter deyip yogama dönmek için gün sayıyorum.

Bir evvelki gün, dördüncü gün yogasıyla açılışı yapmak vardı aklımda ama oyalandıkça oyalandığımı gören, akşamüstüne bıraksam dediğimi duyan birileri ; canım anlaşıldı sen bugünü heba edeceksin, iyisi mi bir uç da gel dermiş gibi, çalan telefonla bir uçuşa çağrıldım. Yoga da düne ertelenmiş oldu anlayacağınız.

Dün gölge savaşçısının dönüşü isimli prelüdümüz ile başlayıp, bolsterlı yer hareketleri ile biten çalışmamın ardından bir gati de oturayım dedi. Saati ( aplikasyonu yani) kurdum. Nefesimi izlediğimi sanıyordum ama baktım bütün dikkatim toplanmış, bir ok olmuş. Onu izleyince sol omzuma vardım. Planlamamıştım bunu şaşırdım ama izlemeye devam ettim. Çok uzun sürmeden, çok vakti yoktu zaten, 24 dakikanın neresindeydik bilmem, konuşmak istediğini anladım. Hani bazen birinin dolduğunu hissedersiniz. Görürüsünüz. Niyetiniz olmasa da, abuk olduğunu bilseniz de (bu kişi bir yabancıysa mesela) bir soru gelir dilinizin ucuna. Cevabı duymak istemeseniz de, canınızın yakacağını bilseniz de ya da ne bileyim belki de cevap zerre kadar umrunuzda olmasa da o soru ağzınızdan çıkar. O soru dillenmek için sizi seçmiştir. Başka yolu yoktur. Ben öyle pek omzumla, kalçamla falan konuşabilen biri değilim. Konuşulamaz diye değil, onlar dilsiz diye değil, bu durum abuk diye değil. Daha evvel denedimdi, Melis demişti konuş onunla diye; sordum da ama cevap falan alamadım. Belki soramadım, belki cevabı duyamadım, belki zamanı değildi. Ama işte dün o soru ağzımdan çıktı, ben bir şey yapmadan çıktı: Sen kimsin? Ağrım, ya da ağrılı omzum cevap verdi: O benim kaygımmış. Ne kaygısı dedim, gelecek kaygısı dedi. Ben bu cevabı anlamaya çalıştığımı sanıyordum ki birden kendimi inanılmaz ağır hissetmeye başladım. Oturur haldeyim; ellerim ağır, kollarım, bacaklarım, kanım ağır, tenim, saçlarım…. Sedece ağır değil büyüğüm de. Kocamanım, bir devim. Ağır ve sıcak bir şeyle dolu bir kazanın içinde eritmişler sanki beni, bir kamyonet kasasını dolduracak denli genişliyor bu ağır ve yoğun varlığım. Sanki her hücremin üzerinde defalarca ağırlaştırılmış bir atmosferik basınç hissediyorum. Allahım ben bu hissi o kadar iyi biliyorum ki; çocukluğumdan tanıyorum bu hissi, bunu ilk duyuşum değil, eminim. Bu, hayatı taşıma alışkanlığım olabilir mi benim? Her şeyi sırtlanışım, yüklenişim böyle mi hissediliyor ruhumda. Bu ne zor bir varoluş…

Yoga nidradan alışık olduğum bir egzersiz var, vücüdunda hafif bir his buluyorsun. O hafif yerden bedenine bir hafiflik yayıyorsun. Tüy gibi, pamuk gibi hafif. Zıt kutuplarda götürüp getiriyor seni dış ses yoga nidrada. Bİr hafif, bir ağır; bir sıcak, bir soğuk.

Öyle zor geldi ki o ağır halde durmaya devam etmek, kalmak da istemiyorum, kalkmak da. Bekliyorum geçmiyor, daha kalabilir miyim böyle kestiremiyorum. Bedenimde bir hafif yer bulabilir miyim diye düşündüm bir an. Yoga nidradaki gibi. Taradım, taradım, yok. Zihnimden yoga nidra geçti diye galiba, bir an hocam Beatrix’i düşünmekte olduğumun farkına vardım. Hemen sonra da o ağırlık hissinin geçtiğinin.

Sarsıcı bir deneyimdi, bir nevi ice bucket challenge. Meşazı aldım 🙂 Anladım. Tamam. Bilmiyordum. Bu kadar ağır olduğunu bilmiyordum. Ya da daha hafif olunabileceğini mi bilmiyorum esas acaba?

Bu sabah güce adım prelüdünün bir kısmını yaptım. Omzumda buz torbasıyla size bunları yazıyorum. İstanbulda hava bir açıyor, bir kapıyor. Dilerim yine aynı küçük kıyamet yağmaz başımıza bugün. Ne içeride, ne dışarıda. Sizi kulaklarınızın arkasını bir yoklamaya davet ederim, belki sizin de duyup oraya attığınız bir şeyler vardır. Oradan bir şeyler çıkartırsınız. Buz kovası olup da başınıza yağmadan çıkartırsınız belki oradan bir şeyler. Bir ağrı olup bir yanınıza yerleşmeden. Bunu yürekten dilerim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s